2 Eylül 2008 Salı

Bir Human Race Hikayesi

Merhaba,

Human Race de böylece geldi geçti ve ben bu güzel deneyimimi yazarak, hem yaşadıklarımı aktarmak hem de ölümsüzleştirmek istiyorum. Özetle çevremdekilerin koşarsın, koşamazsın, deli misin sen, vay be katılman ne güzel yorumlarını bir yana bıraktım ve start çizgisinde yerimi aldım, başladım koşmaya ve sonuna kadar koştum. Koşunun yapıldığı 25 şehirden daha güzel olan bu şehrin kalbinde soluk soluğa bir macera yaşadım ve alnımın akıyla 10.000 kişiden 543. olmayı başardım.

Maceranın rotasından bahsedecek olursam şöyle: Aslında koşu öncesi de epey eğlenceliydi. Yarışın akşam 20.00’da başlayacak olmasına karşın ben öğlen şortumu, tişörtümü giyerek evden çıktım ve Taksim’de ortaokul arkadaşım Çağatay ile buluştuk ve İstiklal’de biraz turladık, fotoğraf çektik (eee bloğuma fotoğraf lazım), yemek yedik, Human Race’e katılacak insanlar gördük, onların hakkında yorum yaptık (amiyane tabirle dedikodu).



Daha sonra beni yarış alanına götürecek olan otobüslerin yanına gittik ve Çağatay’ın “ilk 500’e girersin” kehanetinin ve başarı dileklerinin ardından ayrıldık.



Bir otobüs dolusu kırmızı tişörtlü insan topluluğu olarak yolculuğumuza başladık. Otobüsümüz (artık benimsedim otobüsü) bizi Kabataş’ta vapura (vapurumuza mı demeliydim yoksa) aktardı ve epey esintili vapur yolculuğumuzun (demek ki insan binince benimsemeye başlıyor) ardından Beylerbeyi Sarayı’na vardık.



Bundan sonrasını ise yürüyerek gitmemiz gerekiyordu. Kırmızı Tişörtlüler olarak büyük bir kalabalık halinde yürüyerek Boğaziçi Köprüsü’ne giden yokuşu tırmandık ve gişelerin arkasındaki alanda toplanarak yarış saatini beklemeye başladık.



Bu sırada güzel müzikler eşliğinde ısındık, bir vurmalı çalgılar grubundan güzel ritimler dinleyerek uygun kıvama (kulak memesi) geldik. Ben kameralara oynamak için en öne gitmeye çalıştıysam da sanırım bu düşüncede çok kişi olduğundan en öne geçmeye fırsat bulamadım. Starta 1-2 dk. kala görevliler eşliğinde çizgiye yaklaşıyorduk ve bu sırada inanılmaz izdiham bir genç kadına şu cümleyi söyletti:

“Cumhuriyet mitingi gibi ya, ne kadar kalabalık”. Ardından ben:

“Orada bu kadar kalabalık bir insan topluluğu yoktu sanırım” dedim. Sonunda “aslında cumhuriyet mitinglerini de Nike düzenlemeli ” görüşünde uzlaştık ve yarış o anda başladı.

Koşayım mı fotoğraf mı çekeyim derken ikisini bir arada yapmaya karar verdim ve koşarak birkaç fotoğraf çektikten sonra ışığın artık fotoğraf için uygun olmadığı gördüm ve kendimi koşuya verdim.



Evet büyük bir kitle halinde gidiyorduk köprü üzerinde. Sağımdan solumdan sanki 10km koşmayacakmışçasına hıphızlı koşan, işin ciddiyetinden uzak olan insanlar geçiyordu, ben ise kendi tempomda ilerliyordum. Burada bir parantez açmak gerekirse, ben hiç 10.000m koşmadım fakat yine de antrenmanlı sayılırdım, buna rağmen köprüyü geçince pilimin biteceğini düşünüyordum. Bu sırada 2 genç herkesin uygun adım koşarsa köprünün yıkılacağını konuşuyorlardı (bu konuyu ben Çağatay ile hemen hemen 3 saat önce konuşmuş olduğumdan düşünceleri pek özgün gelmedi). Beni asıl ürküten ise daha köprüyü bile aşmadan bir ambulansın çok acil şekilde yanımızdan geçerek geride bir noktaya doğru gitmesiydi. Bu sırada 3.000m’yi geride bırakırken ilk su istasyonumuza vardık ve kenarda bize su vermek isteyen gençlerden sularımızı alarak koşmaya devam ettik. Diğerlerini pek bilmiyorum ama ben suyumu içemedim koşarak! Bir iki yudum ancak içebildim ve bir sürü de hava yuttum bu sırada. Değinmek istediğim bir şey de; su içtikten sonra şişeleri kenara fırlatmak çok eğlenceliydi. Normal hayatımda bu şeye çok dikkat ederim ama bu yarış bunu gerektiriyordu ve her su istasyonundan sonra şişeleri hızlıca kenara fırlatarak kendime fazladan eğlence yarattım. Barbaros Bulvarı’nı geçip de Beşiktaş’a doğru ilerlerken “nasıl olsa iniş var güle eğlene ilerlerim” diye düşünürken inişin hiç de öyle kolay olmadığını gördüm ve sularla ıslanmış yokuşta daha da zorlanarak aşağıya indim. Kenarda bizi izleyen halkın alkış ve ıslıklarıyla motivasyonum daha da arttı ve Beşiktaş’tan sağa dönerek Dolmabahçe Sarayı’na doğru yol aldık. Bu sırada kenardaki halka ellerimizi uzatarak “çak” yaptık ve şimdi kendimi iyiden iyiye olimpiyatta gibi hissetmeye başlamıştım: Neredesin Elvan geçecem seni! Dolmabahçe Sarayı’nın girişine yakın bir yerden “U dönüşü” yaptıktan sonra tekrar Beşiktaş ve oradan da Ortaköy’e doğru koştuk. Artık bu yarışı tamamlayacağımı adım gibi biliyordum. Ortaköy’ü geçen yaz staj yaptığım Pfizer’e göz ucuyla bakarak geçtim ve işte sona doğru yaklaşıyordum. Finish’e 800m tabelasını gördüm, koşmaya devam ettim, koştum koştum, 600m işaretini gördüm, bitmeyecek galiba dedim. Sonrasını çok zor koştum ve işte çizgiyi geçtim.

Sonuç: 56 dk 36 sn.

Durdum fakat o da ne bacaklarım artık beni taşımıyor ve suyumu, Nike’in konseri dinlerken giymemiz için verdiği tişörtümü, Metro çikolatamı ve koşuyu tamamlama hediyesi olan bilekliğimi alarak kendimi yere attım. Kendimi çok müthiş hissettim bir süre. İstedim, hazırlandım, koştum, tamamladım. İşte bu, arkamda 9.457 kişiyi bırakarak 543. oldum. Sonrasında kendimizi Turkcell Kuruçeşme Arena’ya attık ve Kenan Doğulu’nun -klasik tabirle- birbirinden güzel şarkılarıyla yorgunluğumuzu attık.



Nike’a böylesine müthiş bir organizasyon düzenlediği için teşekkür ediyorum ve Human Race’e katılan 1 milyon kişinin de benimle aynı düşünceyi paylaştığını biliyorum.

Son söz: Just do it!

Not 1: Bu koşuya katılmam için evinin kapılarını açarak maddi-manevi desteğini esirgemeyen kuzenim M. Ozan TATAR'a teşekkürü bir borç bilirim.

Not 2: Koşunun ertesi günü aynı güzergâhtan geçtim. Yerlerde tek bir pet şişe kapağı bile olmaması beni çok sevindirdi. Koşalım derken yarattığımız çöp hemen ortadan kaybolmuştu. Bunu görmek de ayrıca güzeldi…

Not 3: Normal koşu ekipmanları olan şort, tayt ve tişört' ü tercih etmeyen birtakım kişilerin, kendilerine has giysileriyle düzenleyecekleri Mümin Race' in ne zaman gerçekleştirileceği merak konusu :)