18 Temmuz 2008 Cuma

Taklit etmeli mi etmemeli mi yoksa hiç düşünmemeli mi

Merhaba,

Bugün size bir üründen ve bu ürünün taklidinin piyasaya sürülmesiyle ortaya çıkan durumdan ve düşüncelerimden söz etmek istiyorum. Söz konusu ürün Eti Puf. Sanırım bu tatlı şeyi sevmeyenimiz yoktur. Öğrenciliğimde arkadaşlarımla kantine iner, cebimizdeki bozuk paraları birleştirir ve neredeyse kantindeki tüm pufları alır ve böylece geleneksel “Puf Partimizin” bilmem kaçıncı etkinliğini gerçekleştirmiş olurduk. Halk arasında bu güzel şeyin değişik yenme biçimlerine tanık olmuşumdur. Bunlardan birisi, önce marshmallow denilen yumuşak kısmının hepsinin ağza atılması, bisküvi kısmının daha sonra yenilmesi; başka bir yeme şekli- ki bunu sıradan tüketiciler yapar- pufun ısıra ısıra kısım kısım yenmesi (pufa hakarettir); bir başka şekil, üzerindeki süslerin (granül) tek tek koparılması, marshmallowun çıplak bırakılması, daha sonra ise ya hepsinin yutulması veya ısırılarak yenmesidir (daha çok hedonist tüketicilerin yaptığı bir davranıştır). Dikkat edilecek nokta ise- benim için çok değerli- üzerlerindeki süslerin kesinlikle yere düşürülmemesi, mümkünse hepsinin değerlendirilmesidir. Ben şahsen puf partilerinde arkadaşlarımın kaplarındaki süsleri de yerdim. Kısaca puf çok değerli bir şeydir ve yemek profesyonel çerçeveler içerisinde gerçekleştirilmelidir.



Buraya kadar yazdığım yazıda bahsettiğim ürün Eti Puf’tur. Puf bana göre Eti’nin kurduğu Lezzet Uygarlığı’nın kralı olmasa da baş tacıdır. Şimdilerde ise Ülker, Çokomel Pofti adında yeni bir ürün çıkarmış piyasaya. Deneme fırsatı buldum ve önyargımın da zaten işaret ettiği üzere beğenmedim. Nedeni şu, taklit duygusu insana en başta bir sürü olumsuz şey düşündürebiliyor. Ayrıca bisküvisi sert, ismi yumuşaklık çağrıştıran bir ürüne yakışmıyor ve kendi içerisinde tezat oluşturuyor.

Aklıma Nescafe- Cafe Crown Hazır Kahve (1.Üçü Bir Arada Kahve Savaşı) Savaşı geldi, yıl bilmem kaç Nescafe, şeker- kahve-süt tozu karışımını tek kullanımlık paketlerde satışa sunduğunda piyasada ciddi bir pay yakalamış ve Cafe Crown’ın aromalı üçü bir arada karşı atağıyla da büyük yara almıştı. Nescafe de sonradan aromalı ürünler çıkardı fakat sonuç galiba olumsuz. Elimde yapılmış kamuoyu araştırmaları ve anketler bulunmamasına karşın, yurt yaşamında elde ettiğim gözlemlere dayanarak bu savaştan Cafe Crown’ın galip ayrıldığını söyleyebilirim. Hatta şu var, arkadaşlarımıza Nescafe Bademli’yi kullanarak şaka yapardık, al sana “zehirli kahve” diye. Çünkü badem aroması tıpkı zehir hissi uyandırıyor insanda. İşte buradaki durum, Cafe Crown’ın Nescafe’yi taklit etmesi fakat aynı zamanda ürünlere bir yenilik getirmesinden (aromalı) ve bunların insanların damak tadına uymasından dolayı bu taklit etme taklit edilenden daha başarılı olmuştur. Diğer yandan sadece Cafe Crown taklit etmemiş, Nescafe de Cafe Crown’ın aromalılarını taklit etmiştir (kazandır- kazandır prensibi olmuş biraz).

Puf konusuna geri dönecek olursak, Ülker- Eti Marshmallowlu Bisküvi Savaşı yeni başladı fakat benim öngörüm, Ülker’in bu ürünle Eti Puf’a iyi bir rakip olamayacağıdır. Şu da var ki, tüketiciler piyasadaki bazı ürün grupları için belli markaların isimlerini kullanıyorlar. Örneğin, çoğumuz kağıt mendil için Selpak ismini kullanırız. Bu markanın gücüdür. Ülker Pofti ile kâğıt üzerinde başarılı olsa dahi tüketiciler buna Pofti demeyecek yine Puf kelimesini kullanacaklardır. Ben kazancıma bakarım kardeşim derlerse başka tabi ama ben bu markanın yöneticisi olsam bu durumu yadırgardım. Öngörümün bu yönde olmasının bir diğer nedeni de Ülker’in burada Cafe Crown’ın Nescafe’ye karşı gerçekleştirdiği atağı yapmamasıdır. Sonuçta, Cafe Crown Nescafe’ye karşı bir inovasyon atağı yapmış ve karşısına aromalı kahveyi piyasaya sürerek çıkmıştır. Pofti ise bildiğimiz Puf’un adı değişmiş ve daha iyi olmayan bir kopyasıdır.

Son olarak, birkaç cümle:

· Taklit eden bazen taklit edilenden daha başarılı olur.

· Taklit edenin taklit edilenden daha başarılı olduğu durumlarda işin arkasında iyi yapılandırılmış bir strateji planı vardır.

· Bir şey taklit edileceği zaman (şey burada ürünün karşılığı), işin içine şeyi farklılaştırıcı faktörler katılırsa (inovasyon) başarılı olma ihtimali artar (aromalı üçü bir arada).

· Farklılaştırıcı faktörler her şeyde (ürün) uygulanamayabilir, bunlar ürünün doğasına uygun olmalıdır (Puf ne kadar farklılaştırılabilir ki).

· Puf Partisi bana göre güzel bir isimdir ve etkinliktir, aynı durumu Pofti Partisi olarak yapamayız sanırım (zaten okul bitti).

10 Temmuz 2008 Perşembe

Sosyal Sorumluluk

Merhaba,

Çağımızın en büyük sorunu ve biraz da kara mizah yapacak olursak dünyamızın belki de son sorunu:

KÜRESEL ISINMA

Çevre koruma kuruluşları, sivil toplum örgütleri, medya kuruluşları, bireysel çaba gösterenler ve birçok şirket son zamanlarda çalışmalarını bu yönde iyiden iyiye artırmış durumda. Her kuruluş kendi imkânları ölçüsünde bir kampanya yaratma ve bunu uygulama peşinde. Bu duyarlı davranışlar tablosunun arka yüzünde de bazı şirketlerin yarattığı “bu sosyal sorumluluk furyasına biz de bir şekilde dahil olalım” düşüncesiyle yapılan ucuz kampanyalar var. Bunu da üniversitelerdeki kariyer günlerinde gençlerin sorularını yanıtlamak yerine kendi reklamlarını yapma amaçlı kullanıyorlar. Hani bir ikilem var: Niyet mi önemli sonuç mu?

Niyet şirket olarak dünyaya duyarlı olmaksa sağlam kampanyalar gerekir ve bunun sonucunda başarılı olunduğu takdirde de geri dönüşü şirket için zaten iyi olmaktadır. Oysa uyduruk bir kampanyacık ile hiçbir sonuca varamadan yapılan çalışmalar hem çalışanlar için hem de şirket için vakit kaybıdır, konumuz olan çevre ise bu kampanyacıklardan nasibini çoğu zaman hiç almamaktadır. O yüzden tavsiyem: Şirketler, “biz de sosyal sorumluyuz, bak biz de bir projecik yaptık” düşüncesiyle hareket etmemeli, gerçekten sağlam projeler yaratmalı ve uygulamalı, yapamıyorsa da yapabileceği zaman gelinceye kadar hiç bu işlere bulaşmamalı…

Bu güzel projelere iki örnek vermek gerekirse, ilki Nike’ın Human Race organizasyonu ikincisi ise NTV’nin Yeşil Ekran projesi.

Nike 31 Ağustos 2008’de dünyanın dört bir yanında 1 milyon kişinin aynı anda koşacağı bir etkinliğin uğraşında. Biraz bilgi vermek gerekirse:



Yarışlar tüm şehirlerde aynı gün başlayacak. İlk düdük Taipei’de, son düdük ise Los Angeles’ta çalacak. Yarış güzergâhının sonunda koşucular, yarışların düzenlendiği şehirlerdeki ünlü mekânlara ulaşacak. Örneğin, Los Angeles’taki koşucular Coliseum’a, Taipei’de 101’e (dünyanın en yüksek binası), Mexico City’de şehrin tarihi merkezine ve Madrid’de Puerta del Sol’a doğru koşacaklar. İstanbul’daki yarış ise Beylerbeyi Cebi’nden başlayıp Boğaziçi Köprüsü’nde gerçekleşerek Kuruçeşme Arena’da Kenan Doğulu’nun vereceği konserle sona erecek. Tour de France’da yedi kez şampiyon olan Lance Armstrong Teksas-Austin’de, altı kez maraton şampiyonluğu elde etmiş ve halen NY Maratonu şampiyonu ünvanına sahip olan Paula Radcliffe Londra’da, Pekin olimpiyatlarında altın madalya alması beklenen Craig Mottram Melbourne’de, Seul’deki Grand Prix’de altın madalya alan Koreli Yuna Kim Seul’de, Türkiye’nin rekortmen koşucusu Halil Akkaş da İstanbul’da olacak. Yarışmaya katılmak isteyenler Nike’ın resmi sitesi www.nikeplus.com adresinden başvuru yapacak ve başvuru esnasında BM Mülteciler Ajansı, The Lance Armstrong Foundation ve WWF’ den birine bağış yapacak. Benim tercihim WWF, çünkü küresel ölçekte çalıştığına inanıyorum.

Biraz önce bahsettiğimiz konuya, kampanyaların nasıl olması gerektiği konusuna bu projenin ışık tuttuğunu söyleyebilirim. Nike günahıyla sevabıyla bugün dünyanın en büyük şirketlerinden biridir. Ortaya çıkardığı bu kampanya kazan- kazan prensibinin güzel bir örneğidir. Bir yandan insanlar koşacak, atmosfere CO₂ salınmayacak-insanların atmosfere verdiği CO₂’yi gözardı edin:) , bir yandan katılımcıların yaptığı bağışlar, aralarında dünyanın yaşamını devam ettirmesi için çalışan organizasyonların da bulunduğu kuruluşlara aktarılacak, Nike ise ince elenip sık dokunmuş bu kampanyanın gururunu yaşayacaktır. Çevreye, dünyaya iyi bir şeyler yapmalıyım, yapmalıyız diyenlerin incelemesini ve takip etmesini hatta katılmasını öneririm.

İkinci örneğimiz, NTV’nin Yeşil Ekran’ı.



Kendilerinin de dediği gibi “doğal olarak NTV”. Medya dünyasında sadece NTV’den beklenebilecek bir proje. Yayınları küresel ölçekte olmasa da (dilinden dolayı) izleyicilerini bilinçlendirmesi ve harekete geçirmesinden dolayı bu projenin etkilerinin küresel ölçekli olacağına inanıyorum. NTV’nin burada yaptığı izlenme payı kaygısından uzak yayın anlayışı televizyonculuk mesleğinin ilkeli bir örneğidir.

Kısaca, çevreye duyarlı olmak ve bu konuda bir şeyler yapmak kolay işler değildir. Ayrıntılı, uğraş gerektiren projeler ve bu projeleri yürütebilecek insan gücü gerektirir. Kuruluşlar samimi duygularla projeler yaratma yolunda ilerlerler ise başarıya ulaşırlar. Kazancın ne olacağını soranlara: Kuruluşun para vermeden yaptırdığı reklamı ve maddi kazancı büyük projelerin ardından pozitif yönde muhakkak artacaktır.

Son söz olarak: İstanbul’daki Human Race’e katılın (ben başvurdum) ve NTV’yi elektrik enerjisini çok fazla harcamayacak şekilde izleyin :)

6 Temmuz 2008 Pazar

Ankara- Eskişehir

Herkese Merhaba,

Yine bir Pazar gününe rast geldi yazımız. Sabah sporumun ardından kahvaltı yaparken gördüm gazetedeki köşe yazısını ve okuduktan sonra şunları düşündüm. Öncelikle köşe yazısının içeriğinden bahsedelim. Kısaca şöyle yazmış Hürriyet Ankara yazarı Yaşar Sökmensüer:

“Atatürk Orman Çiftliği’nin arazisinin 102 bin dekardan 33 bin dekara indi. Hipodrom akıbeti belirsiz hayalet şehir. Gençlik Parkı. Kapatıldı, harabeye döndü. Tren Garı. Önüne kavşak, altgeçit yapıldı. Yıllardır tarihi binasının otel yapılması tartışılıyor. Havagazı Fabrikası. Yıkıldı, yerinde yeller esiyor.” Yazı böyle uzayıp gidiyor. Bu yazı bana blogumun başlangıç yazısında da belirttiğim “Eskişehir ile ilgili yazılarım olacak” ifademi hayata geçirmem için fırsat verdi. Yazmak istediğim ise şu:

Belediyelerin hizmet anlayışı arasındaki farklılık

Karşılaştıracak olursak, Ankara’daki anlayış “motorlu taşıtları (motorlu taşıtları kullananlar insan tabi ama ben bunun insana hizmet olduğunu düşünmüyorum.) ön plana alan ve bu doğrultuda tüm şehri altgeçit ve tünellerle dolu bir köstebek yuvasına çevirerek bilmiyorum kimi memnun etmek” anlayışıdır. Hizmetin odağında insan memnuniyetinin olduğunu hiç düşünmüyorum, çünkü gözlemlediğime göre insanlar bu durumdan, yani bir yerde yürürken karşıya geçmesi gerektiğinde sürekli olarak yaya altgeçitleri ve üstgeçitlerine itilmekten rahatsız. Ayrıca bu geçitler belli noktalarda gereklidir fakat bugünün Ankara’sında durum çok vahimdir.

Tarihi dokunun korunması konusunda da yazarın belirttiği gibi; bir yapının önce kapatılması, bekletilmesi ve unutturulması, sonrasında ise yıkılması veya aslına uygun olmayan şekilde değiştirilmesi.

Eskişehir’deki durumu göz önüne alacak olursak, hizmet anlayışının odağında insan vardır ve şehir sürekli olarak “insanlar bu şehirden daha güzel nasıl yararlanır” düşüncesiyle geliştirilmeye çalışılmaktadır. Buna örnek vermek gerekirse, belli sokakların belli saatler arasında trafiğe kapalı olması, gezilecek ve alışveriş edilecek bazı mekânların trafiğe tümden kapalı olması ve insanların özgürce yürüyebileceği yerlerin her geçen gün artırılmasına gayret gösterilmesi. Otomobilleri, otobüsleri kollama yerine tramvay gibi çağdaş ve çevreye duyarlı bir aracın kullanımına öncelik vermesi. Tabi bu trafik konusu çok tartışılır fakat asıl dikkat çekmek istediğim nokta şu: Tarihi doku

Eskişehir’de hemen garın yanı başında duran ve şimdi içinde kafeler, tiyatro salonu ve çeşitli dükkânlar bulunduran Haller Gençlik Merkezi, adından da anlaşılacağı üzere geçmişte sebze- meyve satılan yerdir. Bugünkü durumuna bakıldığında bu tarihi binayı korumak bir yana “tarihi bir binayı restore ederek gelecekte tarihsel öneme sahip olması kesin bir yapı ortaya çıkarma” başarısı göze çarpmaktadır.








Bunun ikinci ve yine güzel bir örneği ise “Odunpazarı Evleri” dir. Aslına uygun restorasyonlarla yenilenen evler bugün Eskişehir turizminde gurur kaynağıdır.



Sonuç olarak, hizmet anlayışı ve kalitesindeki bu farklılıklar bir şehrin geleceğini etkileyebilecek çok önemli sonuçlara ve büyük ihtimalle çok önemli sorunlara yol açacaktır.

Biraz duygusal açıdan da düşünürsek, Ankara’daki hatıralarım veya Ankara’da yaşayanların hatıraları birer birer yok olurken, Eskişehir insanlar için eşsiz duyguların doyasıya yaşandığı ve yaşanacağı bir rüya şehir olarak hafızalarda yer alacaktır.